Thursday, 17 December 2015

Ben Bile


Tam da orası ağrıyor işte:
İki göğüs arası.
Eziyor içimi,
Ezip geçiyor,
Geceleri göllenen rüyalarımın,
Kafamdan kalbime varmak çabası.

Birken iki olmayı çok istediğimden işte!
Kendime, kendi çocukluğumun soba kokusunu getirecek olanı,
Gördün mü?
Bana benziyor,
Yercekimsiz fikirlerimin,
Abesle iştigal dokuz sayısı.

Hiç ölmeyecek sayacağım kendimi on da eklendi mi işte!
Günlük hayhuy içinde kaybolurken mesut,
Yüzümde tebessüm, elimde süt.
Kistirip kuyruğumu
Üç otuz paraya değişeceğim gençliğimi.

Derken yıllar geçecek işte!
Küçük esnaf psikolojisi ile kapılara bakacağım ki gelsin sonraları.
Biliyorum,
Gelmeyecek,
Gelmez,
Gelmezler.
Yüzümde tebessüm, elimde süt
Öylece bekleyeceğim onları.

İki olmak zor zanaat dedi annem.
Dedim,
Milyarlarca insan gibi.

Friday, 11 September 2015

Bahar ve bir takım haller


Bronz adamlar ve gümüş kadınlar,
Aşınan eşyaların kokusunda.
Tozunu alırken yarım kalmış dualarımın,
Horozlu gece lambam:
Cesaret ışığım.

Biteviye bir telaş sözcüklerimde!
Sözüm ona noktalar,
Bit yeniği arıyor,
Terkedilmiş sarı bahçelerinde,
Eserekli aklımın.

Annesi olan biri gibi de davranmıyorum artık.
Oysa,
Annesi olan birini çetrefil gözlerinden tanırım!
Otuz iki kısım,
Tekmili birden geliyor,
Uykusu bölünüyor,
Densiz yalnızlıklarımın.

Limoni sözler ve kayıtsız bakışlar,
Bir ben miyim Mayıs'ı bu kadar sancılayan?
Velveleye veriyorum ortalığı bir rüzgar esse,
Rahatı kaçıyor,
Yeşeremeyen yapraklarımın.

Hasbelkader bir ayna arıyor gözümün önünde,
İsmiyle müsemma:gelmeyen bahar.
Baksa görecek kendini,
Görse gelecek,
Gelse boşalacak zembereği aklımın.

Ben yine ben


Sulara gömdüğüm tavşan uykularımın üstünden gemiler geçiyor,
Uyanıyorum.
Ki her yaz olurdu böyle şeyler,
Alışkındım.
Aşık atardım karanlıklarla,
Ve dahi uykusuzluklarla.
Şimdi ufacık bir dalga vursa,
Gözlerim mor,
Gözlerimde çiçek açmış erik ağaçları.

Böyle gitmez bu!
Böyle gider ya da ta Merih’e!
Kulp takmasam iğde kokan gecelere,
Bir bakarsın,
Kıyılarım sütliman,
Kıyılarımda yarım kalmış martı çığlıkları.

Şimdi ben,
Eski kafalı bir kadın,
Yaz sarhoşu ben,
Ben düşünmekten yorgun.
Yelken açarım gömüldüğüm sulara her haziran
Dümenim koşar martılara
Dümenimde eskimiş mayıs kırıkları.

Desem ki ah ben yine,
Bilmediklerimin gevezesi,
Bildiklerimin yoksunuyum!
Biraz güneş,
Biraz tuz,
Biraz kum olsa da biraz,
Eylüllerim ağlar kasımlara,
Eylüllerimde yarım kalmış nisan yağmurları.

Eylüllerimde yarım kalan nisan sarhoşlukları.

Kemal



“Saçma sapan” kelimesinden arakladığın sapanla vurduğun kuşlar,
Ölmüyor,
Şaşırmaktasın.
“Can eriği”nin kalbi atmaz,
Çek kulağını,
Duyulmaz,
Kendini kandırmaktasın.
Anne eşarbıyla yaptığın elbisen küçülmez sanırken,
Bir tezatla
Zamanını işine satmaktasın.

İlla tanıyorsundur adı “Yasemin” birini.
Adı çiçek,
İçi çiçek,
Yüzü çiçek bozuğu.
Yaseminler severdi seni, yaş yedi kuru simide talim,
Gittiler sen büyürken,
Giderler.
Arama işteş fiillerde sonsuzluğu.

Üç boyutlu bu dünyada büyümek zor derdi bizden birisi.
Doğmak üç,
Ölmek üç,
Çay içmek üç,
Büyümek dört belki.
Büyüyor ellerin günden güne,
Selam çakıp erişilen kemallere.
Büyüdükçe artmaktasın,
Anneni özlemek üç derken,
Ebedi yalnızlaşmaktasın.






Wednesday, 15 April 2015

Gogol desem?



Duman karası
Yahut
Vişneçürüğü
Yahut
Fildişi
Yahut
Sandık sarısı bir acı çöreklendi içime,
Saatlerdir ağzıma kelime koymuyorum.

Martılara simit atınca geçer dedi biri sessizce,
Ya da tuzlu bir rüzgar esince.
Dedi-dedi-dedi,
Geçmedi.
Geçmiyor karasal iklim acıları,
Buralarda yaprak kıpırdamıyor.

Oysa en büyük acının,
Gogol’u cümle içinde kullanamayan bir kadın olmak olduğunu düşünürdüm.
İçim Gogol,
Ağzım Gogol,
Yaprak kıpırdamıyor.

Portakal yedim,
Konuşmadım-yedim.
Ellerim sarı-tırnaklarım sarı.
Aklım çocukluğumun atlıkarıncasına bindi
Dönüp duruyor.
Zeytin yeşili bir acı içimde,
Saatlerdir ağzıma kelime koymuyorum.
Portakal kabukları sobanın üstünde,
Aylardan Temmuz-kokmuyor.
Gogol dedim, noktayı koydum,
Geçmiyor.

Kafamın en içi



Ben:
‘Gizli işlenen günahların günah sayılmadığı bir gezegen varsa gidelim.’
O:
‘Hakk ile batını birbirinden ayırmak için bıçak mı gerekli?’


Ben:
‘Büyücek bir sıkıntı var içimde.’
O:
‘Akan gözyaşlarına saçlarını bastığındandır hep.’


Ben:
‘Kendime renkli bir rüya yaptım- kendi ellerimle.’
O:
‘Beni tanımaya maviden başla.’


Ben:
‘İstim tutmuş ellerimi hangi denizde yıkasam?’
O:
‘Güneş buralarda çok erken batıyor-belki güney.’


Ben:
‘Nevrim döndü elimden geneli ardıma koymaktan.’
O:
‘Susuyorsun, düşünmeyi Yunan filozoflarına bıraktığından beri.’
  

Ben:
‘Eserekli bir kadınım diye çığlık atsam ne olur?’
O:
‘Zeytin bahçeleri ve tütün tarlaları kadar.’


Ben:
‘Okuduklarımı değil, okumadıklarımı biliyorum.’
O:
‘Kapıyı kime çarpsan ardından uzun menzilli bir pencere açılıyor.’


Onlar:
‘Siz aslında,
İncir çekirdeğine çoktunuz, ağaç nafile.
Feroina’yı bile küstürdünüz.’


Hepimiz:
‘Elbet bir gün hayatı kanıksayacağız.’

Saturday, 14 March 2015

Abbas

İlkbahar gelince delirmek,
Sabık bir alışkanlığımdır.
Kemiğe dayanmış bıçakları bileyip,
Çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklarım.


'Devrik cümle devrimi' yapmamı söyler salkım söğütler,
Nisan sonu, Mayıs beş-altı.
Sözümona yüklemler başını çeker,
İkircikli yalnızlıklarımın.


Hem gitmek dediğin nedir ki?
Biraz simit, biraz çay.
Biraz çay,
Biraz daha:
Şekersiz.
Birkaç adım sonra yine akşam;
Yine müşkülpesent adamlar,
Yine nikbin kadınlar.
Anladım,
Vagonlar bu gece de boş.
Dolar belki tıklımtıkış,
Nisan sonu, Mayıs beş-altı.


Gelsene kitaplarımı sevelim,
Çekelim içimize saman sarı renklerini.
Birer sayı tutalım aklımızdan,
Sağ mı sol mu?
Sağ.
Sayfa yirmi yedi.
Kelime üç.
'Abbas'.
Durmaz.
Durur belki,
Nisan sonu, Mayıs beş-altı.
İlkbahar gelince gitmek,
Muayyen bir alışkanlığımdır.